Samantha Hunt’un Denizleri: Bazı İnsanlar Denize, Bazıları Kendi İçine Sürüklenir

Bazı romanlara başlarken neyle karşılaşacağınızı az çok tahmin ettiğinizi sanırsınız; ama birkaç sayfa sonra o hikâyenin sizi bambaşka bir yere, hatta kendi içinizde pek de bakmadığınız bir kıyıya götürdüğünü fark edersiniz. Samantha Hunt’un Denizleri de bende tam olarak böyle bir etki bıraktı: sakin sakin başlayan, ama okudukça insanın içinde dalga dalga büyüyen bir roman.

İlk bakışta deniz, aşk ve kayıp üzerine bir hikâye okuyacağınızı düşünebilirsiniz; fakat sayfalar ilerledikçe bunun yalnızca bir aşk hikâyesi olmadığını, insanın kendisini koruyabilmek için nasıl başka bir kimliğe, başka bir masala sığınabildiğini anlatan daha derin bir metinle karşı karşıya olduğunuzu fark ediyorsunuz. Romanın anlatıcısı, adını öğrenemediğimiz on dokuz yaşında genç bir kadın. Kuzeyde, küçük ve deniz kıyısında bulunan bir kasabada yaşıyor. Babası yıllar önce denize girip bir daha geri dönmemiş. Ondan geriye kalan en güçlü izlerden biri ise kızına bir denizkızı olduğunu söylemiş olması. Anlatıcı bu fikre sıkı sıkıya tutunuyor. Belki gerçekten buna inanıyor, belki de dünyada kendisine bir yer bulabilmek için böyle bir hikâyeye ihtiyaç duyuyor. Romanın en ilgi çekici yanı tam bu bence: Okur olarak onun anlattıklarının ne kadarının gerçek, ne kadarının hayal olduğunu anlamaya çalışırken bir yandan da insanın kendi gerçeğini nasıl kurduğunu düşünmeye başlıyoruz. Anlatıcının hayatındaki en önemli kişilerden biri de Jude. Jude, anlatıcıdan yaşça büyük bir Irak Savaşı gazisi ve genç kadının ona duyduğu aşk, zamanla yalnızca romantik bir arzu olmaktan çıkıp özlem, yalnızlık ve kayıp duygularının birbirine karıştığı yoğun bir bağlılığa dönüşüyor. Jude’un kendi geçmişinden taşıdığı yaralar da bu ilişkinin önünde duruyor. Böylece iki farklı insanın acısı aynı hikâyede buluşuyor ama bu buluşma her zaman iyileştirici olmuyor. Hatta kimi zaman insanın bir başkasına tutunurken kendi içinde daha da derine battığını hissettiriyor.

Kitap boyunca deniz yalnızca olayların geçtiği bir yer değil; bazen özgürlük, bazen kayıp, bazen de insanın kaçıp sığınmak istediği bir alan gibi karşımıza çıkıyor. Deniz, anlatıcının babasını alıp götüren şey olduğu kadar onun kendisini ait hissettiği yer de. Bu yüzden denize duyduğu bağlılığı yalnızca doğaya duyulan bir sevgi olarak okumak eksik kalır. Deniz, onun için hem geçmişle kurduğu bağ hem de yaşadığı dünyadan uzaklaşma ihtimali. Tam da bu noktada roman insana çok tanıdık bir soru sorduruyor: Kendimizi inciten bir dünyadan kaçmak istediğimizde gerçekten nereye gideriz? Başka bir yere mi, başka bir insana mı, yoksa kendi zihnimizde kurduğumuz bir dünyaya mı? Anlatıcının denizkızı olduğuna inanması da bu sorunun etrafında şekilleniyor. Bazen insan yaşadığı acıyı doğrudan kabul etmek yerine onu anlatabileceği başka bir hikâyeye dönüştürür. Dışarıdan bakıldığında anlaşılmaz görünen bu hikâye, kişinin kendi içinde bir sığınak olabilir. Hunt’un büyülü gerçekçilikle fantastik anlatı arasında dolaşan atmosferi de bu yüzden etkileyici. Yazar her şeyi açıklamıyor; gerçek ile hayal arasındaki sınırı özellikle bulanık bırakıyor. Bu belirsizlik, romanın hem güzelliğini hem de zaman zaman huzursuz eden tarafını oluşturuyor. Jude ile anlatıcı arasındaki ilişkiyi okurken benim aklımda sık sık şu soru belirdi: Bir insanı gerçekten sevdiğimiz için mi ona tutunuruz, yoksa onun varlığı kendi yalnızlığımızı biraz olsun hafiflettiği için mi? Anlatıcının Jude’a duyduğu aşk çok yoğun; ama bu yoğunluğun içinde yalnızca romantik bir yakınlık yok. Babasının yokluğu, kasabanın boğucu atmosferi ve kendisini başkalarından farklı hissetmesi de bu aşkın içine karışıyor. Jude onun için sevdiği bir adam olmanın ötesinde, dünyayla kurduğu az sayıdaki bağdan biri hâline geliyor. Bu da aşkı hem güzel hem de tehlikeli bir yere taşıyor.

Bana kalırsa romanın en düşündürücü taraflarından biri, sevginin her zaman insanı özgürleştirmediğini göstermesi. Bazen birine duyduğumuz hisler bizi hayata bağlar; bazen de kendi içimizde daha derin bir yalnızlığa sürükler. Üstelik Hunt, Jude’u yalnızca anlatıcının aşkının nesnesi olarak bırakmıyor. Onun savaş deneyimleri ve taşıdığı ruhsal yükler hikâyeye başka bir acı katmanı ekliyor. Böylece iki karakterin de kendi yaralarıyla mücadele ettiğini, fakat birbirlerinin yaralarını bütünüyle saramadıklarını görüyoruz.

Denizler’i okurken olay örgüsünden çok atmosferin ve anlatıcının zihninin içine çekiliyorsunuz. Dil yer yer şiirsel, imgeler yoğun ve anlatım alışılmış gerçekçi romanlardan daha farklı. Suyun, kelimelerin ve bedenin sürekli birbirine karışması özellikle dikkat çekici. Sözcükler yalnızca bir şeyleri açıklamak için kullanılmıyor; bazen anlatıcının dünyayı algılama biçiminin bir parçasına dönüşüyor. Bu yüzden romanı okurken her şeyin açıkça anlatılmasını beklemek yerine, biraz sezgilerle ilerlemek gerekiyor. Bu anlatım biçimi herkese hitap etmeyebilir. Eğer her olayın nedenini açıklayan, karakterlerin davranışlarını net biçimde yorumlayan ve bütün soruları cevaplayan romanlardan hoşlanıyorsanız Denizler zaman zaman yorucu gelebilir. Ama belirsizlikten hoşlanıyorsanız, bir karakterin zihninde dolaşmayı ve bazı şeyleri kesin bir sonuca bağlamadan düşünmeyi seviyorsanız bu kitap size farklı bir okuma deneyimi sunabilir. Benim için romanın asıl gücü, her şeyi anlamak zorunda bırakmaması; bazen yalnızca hissetmenize, bazen de rahatsız edici bir soruyla baş başa kalmanıza izin veriyor.

Ayrıca bu romanın tek bir mesajı yok. İçinde yas tutmak, büyümek, bir yere ait olamamak, sevilme ihtiyacı ve geçmişten kopamamak gibi pek çok mesele var. Özellikle anlatıcının babasının yokluğuyla kurduğu ilişki çok çarpıcı. Bir kaybı kabullenememek yalnızca birini özlemek anlamına gelmiyor; bazen o kişinin geri döneceği ihtimaline tutunarak bütün hayatı bekleyişin etrafında kurmak anlamına da geliyor. Kasabadaki diğer insanların sıkışmışlıkları da bu duyguyu genişletiyor ve yalnızlığın yalnızca tek bir karaktere ait olmadığını, bazen bütün bir çevrenin havasına sindiğini hissettiriyor.

Bir diğer güçlü taraf ise genç bir kadının kendi kimliğini arayışı. Denizkızı olma fikri, anlatıcı için sıradan bir fantastik düşünceden çok daha fazlası. Büyümeye, bedenine, arzularına ve kendisini çevreleyen dünyaya dair karmaşık duygularını anlamlandırdığı bir alan. Bu yüzden Denizleri yalnızca aşk ya da kayıp üzerinden okunacak bir roman değil; insanın kendisine bir hikâye anlatarak hayatta kalma çabasının romanı olarak da düşünülebilir.

Kitabı bitirdikten sonra aklımda en çok şu soru kaldı: Her insanın içinde dönmek istediği bir deniz var mı? Belki bu deniz çocukluğumuzdur. Belki geri gelmeyeceğini bildiğimiz bir insan, bitiremediğimiz bir yas ya da kendimizi ait hissettiğimiz ama artık ulaşamadığımız bir yerdir. Bazen de yalnızca kimsenin bizi anlamasını beklemeden var olabileceğimiz bir alan ararız. Hunt’un romanında deniz bütün bu ihtimalleri içinde taşıyor. Benim bu kitaptan çıkardığım en önemli düşünce şu: İnsan bazen kendisini korumak için bir masala ihtiyaç duyar. Fakat o masal bir süre sonra yaşadığı gerçekliğin yerini almaya başladığında, kurtuluş ile kaçış arasındaki sınır da bulanıklaşır. Denizleri tam da bu sınırda duran, okurunu kesin cevaplardan çok sorularla uğurlayan bir roman. Herkesin seveceği bir kitap olmayabilir ama farklı bir anlatım arayanların zihninde iz bırakabilecek türden. Ve belki de bazı kitaplar için en doğru kapanış, her şeyi açıklamak değildir; bazen kitabı kapatıp bir süre sessiz kalmak, kendi içindeki dalgaları dinlemek yeterlidir.


Leave a Reply