
Bazı kitaplar vardır; çocuk kitabı diye bilinir ama aslında büyüdükçe daha başka bir yerden dokunur insana. L. Frank Baum’un Oz Büyücüsü de benim için tam olarak böyle bir kitap. İlk bakışta küçük bir kızın sihirli bir ülkede yaşadığı macerayı anlatıyor gibi görünür. Ama biraz daha yakından bakınca; dostluk, cesaret, kendine inanmak ve ait olduğun yeri bulmak üzerine sıcacık bir hikâyeye dönüşür.
Hikâyenin başında Dorothy’yi Kansas’ta, Em Teyze ve Henry Amca ile birlikte oldukça sade bir hayatın içinde görürüz. Derken bir gün büyük bir kasırga çıkar ve Dorothy, köpeği Toto ile birlikte kendini bambaşka bir dünyanın ortasında bulur: rengârenk, büyülü ve biraz da şaşırtıcı Oz Ülkesi’nde. Dorothy’nin tek isteği evine, Kansas’a geri dönmektir. Bunun için Oz’un güçlü büyücüsünden yardım alması gerektiğini öğrenir ve sarı tuğlalı yolu takip ederek Zümrüt Şehir’e doğru yola çıkar. Ama bu yolculuk sadece eve dönüş yolculuğu değildir; Dorothy’nin hem kendini hem de yol arkadaşlarını daha yakından tanıdığı bir keşfe dönüşür. Yol boyunca Dorothy’nin karşısına Korkuluk, Teneke Adam ve Korkak Aslan çıkar. Bence hikâyeyi asıl güzelleştiren de bu üç karakterdir. Çünkü her biri, kendisinde eksik olduğunu sandığı bir şeyin peşindedir. Korkuluk, beyninin olmadığını düşündüğü için Oz Büyücüsü’nden bir beyin ister. Oysa yolculuk boyunca karşılaştıkları sorunlara bulduğu çözümler, onun aslında ne kadar yaratıcı ve akıllı olduğunu gösterir. Teneke Adam ise bir kalp arar. Sevgi ve duygulardan yoksun olduğunu düşünür. Ama arkadaşlarına gösterdiği merhamet ve incelik, onun kalbinin zaten ne kadar güçlü olduğunu bize hissettirir. Korkak Aslan’ın dileği ise cesarettir. Sürekli korktuğunu düşündüğü için kendini yetersiz görür. Fakat arkadaşlarını korumak için tehlikelerin karşısına çıktığında, cesaretin korkusuz olmak değil; korkuya rağmen ilerleyebilmek olduğunu anlarız. Bu üç karakter bana hep şunu düşündürür: İnsan bazen en güçlü taraflarını bile göremeyebiliyor. Korkuluk aklını, Teneke Adam kalbini, Korkak Aslan cesaretini dışarıda ararken aslında hepsinin bu özelliklere en başından beri sahip olduğunu fark ederiz.
Dorothy ve arkadaşları sonunda Büyük Oz’un karşısına çıktıklarında, onu her şeyi çözebilecek kadar güçlü biri sanırlar. Fakat gerçek ortaya çıktığında, bekledikleri o görkemli gücün aslında sandıkları gibi olmadığını görürler. İşte kitabın beni en çok etkileyen yerlerinden biri de burası. Çünkü hayatta biz de bazen insanları, olayları ya da korkularımızı olduğundan çok daha büyük görürüz. Yakından baktığımızda ise gözümüzde büyüttüğümüz şeylerin sandığımız kadar güçlü olmadığını fark ederiz.
Sarı tuğlalı yol da bana yalnızca Dorothy’yi Zümrüt Şehir’e götüren bir yol gibi gelmiyor. Daha çok hayatın kendisini anlatıyor: nereye çıkacağını her zaman bilmediğimiz, ama yürüdükçe bizi değiştiren uzun bir yol. Dorothy bu yolda kimi zaman korkar, kimi zaman ne yapacağını bilemez; ama yine de yürümeye devam eder. Aynı şey yol arkadaşları için de geçerlidir. Her biri, adım attıkça aslında kim olduğunu biraz daha keşfeder. Hayatta da çoğu zaman yolun sonunda bizi neyin beklediğini bilmiyoruz. Bazen yanlış yollara sapıyoruz, bazen düşüyoruz, bazen geri dönmek zorunda kalıyoruz. Ama bütün bu deneyimler, fark etmesek de bizi dönüştürüyor. Belki de önemli olan yolun ne kadar kolay olduğu değil, o yol boyunca kendimizle nasıl karşılaştığımızdır. Oz Büyücüsü bu yüzden bana en çok “kendinde olanı fark etmek” üzerine bir hikâye gibi geliyor. Çünkü bazen aradığımız şey, sandığımız kadar uzakta değildir; sadece onu fark etmeyi öğrenmemiz gerekir.
Kitabın sıcaklığını artıran en güzel şeylerden biri de dostluk duygusu. Dorothy, Korkuluk, Teneke Adam ve Korkak Aslan birbirinden çok farklı karakterler olsa da yol boyunca birbirlerine tutunurlar. Aslında onları güçlü yapan şey, tek tek sahip oldukları özelliklerden çok birlikte hareket edebilmeleridir.
Dorothy’nin eve dönme isteği de hikâyenin en dokunaklı taraflarından biri. Oz ne kadar renkli, büyülü ve macera dolu olursa olsun Dorothy’nin kalbi Kansas’tadır. Bu da bize evin yalnızca yaşadığımız yer olmadığını hatırlatır. Ev, bazen kendimizi güvende hissettiğimiz, ait olduğumuzu bildiğimiz yerdir. Dorothy’nin yolculuğu boyunca yaşadığı her şey ise eve döndüğünde artık aynı Dorothy olmayacağını gösterir; çünkü insan bazı yolları yürüdükten sonra eskisi gibi kalmaz.
Bu yüzden Oz Büyücüsü benim için yalnızca eğlenceli bir masal değil; insanın kendine, korkularına, dostluklarına ve ait olduğu yere dair çok şey bulabileceği sıcacık bir hikâye. Korkuluk bize kendimize güvenmeyi, Teneke Adam sevmenin ve merhametin önemini, Korkak Aslan korkularımıza rağmen ilerleyebilmeyi, Dorothy ise ne kadar zor olursa olsun yolumuza devam etmeyi hatırlatır. Hikâyenin en güzel tarafı da bence burada saklıdır: Karakterler yolculuğun sonunda aradıkları şeyleri tamamen dışarıda bulmazlar. Aslında yol boyunca, zaten kendi içlerinde taşıdıkları özellikleri keşfederler. Belki bizim hayatımız da biraz Oz Ülkesi’ne benziyor. Önümüzde sarı tuğlalı yollar, karşımıza çıkan engeller ve yanımızda yürüyen insanlar var. Nereye varacağımızı her zaman bilemesek de yürüdükçe kendimizi daha iyi tanıyoruz. Çünkü bazen önemli olan Oz’a ulaşmak değil, Oz’a giderken kim olduğumuzu keşfetmektir.
Her ne kadar Oz Büyücüsü çoğu zaman bir çocuk kitabı olarak anılsa da yetişkinlere de söyleyecek çok şeyi var. Çünkü büyüdükçe biz de zaman zaman kendi aklımızdan, kalbimizden ya da cesaretimizden şüphe edebiliyoruz. Birilerinin bize yol göstermesini, eksiklerimizi tamamlamasını ya da bizi eve götürmesini bekleyebiliyoruz. Oysa bu hikâye, aradığımız gücün çoğu zaman çok uzaklarda değil, kendi içimizde olduğunu nazikçe hatırlatıyor.
Leave a Reply